12 Ağustos 2009 Çarşamba

düşman edinmenin nezaketli sanatı

üstümü başımı toparlayıp kapıdan sessizce çıktım. bu işin benim için en güzel tarafı "evinde" bir odamın olması sanırım. bir anahtarım, geceler boyu arayıp vırvır edeceğim bir telefon hakkım, ya da dolabını açıp alacağım bir tişörtüm yok. ama sessizce ve narince söylediği ve pek hoşuma gittiği için, büyük bir huzur evinde vakit geçirmek. söylediği gün nasıl tuhaf hissettiysem, çantamı "o oda" ya bırakıp mutfağa yanına geçtiğimde aynı muzip gülümsemeyle beni karşılaması bana aynı tuhaflığı hissettiriyor. "bu odaya bakınca içerde uyuyormuşsun gibime geliyor." -haha, su uyur ben uyumam aslında.- kendisi bir tatlı su insanı. bana, gerekçelerime ve tuhaflıklarıma hiç de hakkım yokken bu kadar keyifli katlanması kendi içimde karaktersiz bir sekiz yaş kız çocuğuna bürünmemi sağlasa da -sanırım idare eden yaş farkımızla buna azıcık hakkım var- , aklımı havadan alıp yere indirmesi çok pek iyi geliyor şimdilik. hiç sorum yok.

dışarı çıkıp bir şeyler yiyeceksek eğer, kot pantolon tişört kombinasyonuyla dolanıyoruz. -kendisi az biraz televizyonlarda, oralarda buralarda var, ve biz de yüzümüze flaş patlar korkusu ile hep bir kütahya'dan gelen hala çocukları gibiyiz. şüphesiz ve emin.- sürekli anlatıp güldüğümüz için etraftaki insanlar da muhtemel deli sanıyorlar bizi. "ne düşünüyorsun, bak bir şey düşünüyorsun, bir anı düşünüyorsun.. anlarım ben" .. yok, hiç bir şey düşündüğüm yok aslında, arada öyle kalakalıyorum. saat geç, kafamı artık masaya koyuyorum. "buradan dönmek de eziyet ya niye geldik ki" diyorum, parmağıyla yanağıma dokunup "hadi hadi, hemen hızlıca döneceğiz.", benim evime kadeh, onun evine espresso fincanı alıyoruz sabah, ben onları unutuyorum "odamda". durmadan bir yerlerde bir şeyler unuttuğum için kendime sinir oluyorum. bu ne ya.

arabadan iniyorum. içimden de hep "adama bak ya, ne değişik, ne tuhaf.." diye geçiriyorum. geçiriyorum da geçiriyoorum. -artık inmem gerek-,
-haydi kuzu diyorum, ben gidiyorum, konuşuruz,
-ıvır zıvırlar kaldı bende, almayacak mısın?
-alırım sonra, şimdi dönemem geri, yarın da memuriyet malum..
(işimden ne zaman bahsetsem deli gibi gülüyor adam, o kadar içten eğleniyor ki bu mevzudan, hiç rahatsızlık vermiyor, ben de gülüyorum..)
- iyi tamam, ben gidip gelince o zaman kullanalım bardaklarımızı...

gülüyorum. kullanılmaz mı yahu, kullanırız tabi gibi çocuk dansöz lafları ile evimin kapısından giriyorum. adamın huzur vereni olur muymuş, adam dediğin sadece söz verip yapmayan, sevip saymayan, sahip olmak isteyip sahiplenmeyen tuhaf bir etçil değil midir? bu adam "gay" midir? benim inançlarım yıkık ve paranoyak ve gerçek dışı mıdır? yolda yürüyen sevgililer cast ajanslarından sokaklara salınan figüranlar mıdır -özellikle yazları ve baharları, özellikle insanları özendirip arkadaşlarına, sağa sola manasız "loving attack" ler yaptırtmak ve insanları "abiiii şu tipin bile sevgilisi var yaaa" dedirtip, hüsrana salmak için-

bilmiyorum, hayalimde bunları sapkınca düşünüyorum ama..-her zaman değil ya, bazen ehe-

eve girdikten sonra, tuhaf huzurumu seviyorum, bu birini kararınca sevmenin huzuru sanırım. ama birini kararsızca sevmenin dayanılmaz azizliği ve perişanlığı da şahsi işkence hususunda kendi kalesine goller atıp atıp, "sizz karışmayınnn yeeaaaaaa.." diye vıdı vıdı eden ben için gözyaşı ya da hırs dolu olmuyor, arkadaşlarım için hatta oldukça eğlenceli oluyor, "inşallah aşk muhabbetin bitmeden geliriz yaa, çok komik oluyo" diye çok telefon aldığımı bilirim. kendimden beklentilerimi de kısıyorum, ışığı kapatıyorum.

bugün huzurluyum. ve bunu takvimde işaretliyorum.

Hiç yorum yok: